Halkevleri Giresun Halk Tiyatrosu
  Yazılar
 
Seyirci Kalmak
          
        Seyirci kalmak, seyretmek verili olan durum karşısında dışarıda kalmayı zorunlu kılar. Verili duruma müdahaleyi, değiştirmeyi, dönüştürmeyi seyretme yoluyla engeller. Söz hakkı elinden alınmış, yok sayılmış, bir nesneye dönüşmüştür. Seyredilenin, seyredilen (özne) olabilmesi için seyredene (nesne) ihtiyacı vardır. Seyredenin seyredilen olmaması için örtük ideolojik baskı vardır. Seyredenin seyredilenin yerine geçmesi özneye dönüşmesi verili durumun alt üst olup yeni bir verili durumun gerçekleşmesini sağlar. Bu durum toplumsal sınıflar açısından bakıldığında ezilen sınıfların ezen sınıfa zaferini işaret eder. Bu durumun gerçekleşmemesi için egemen ideoloji tarafından seyirci kalma ve seyretmenin örtük ideolojik baskı ile devamının sağlanması gerekir.
       
           Seyirci olmak tercih edilemez mi? Seyirci olurken verili durumla seyirci olarak kendini gerçekleştirme (özne olmak) başarılamaz mı? Kuşkusuz seyirci olmak tercih edilebilir. Ve seyirci olurken verili durumla (olaylarla, konularla, kişilerle) duygusal bir bağ kurularak pasif de olsa bir varoluş(?) yaşanabilir. Ancak özgürleşme, kendini gerçekleştirme tam anlamıyla başarılamayacaktır. Çünkü varolan verili duruma dahil olunma yoluyla kurulan ilişkide verili durumun seyirci tarafından değiştirilmesi ve dönüştürülmesi gerçekleştirilemeyeceği için varolan özne-nesne, seyredilen-seyreden pozisyonunda değişiklik olmayacak; seyirci yine seyirci olarak kalacak ve neticede özgürleşme sürecini tamamlayamayacaktır. Özgürleşmenin koşulu eylemden (çalışmadan) geçmektedir.
      
       Seyirci olmaktan, seyretmekten seyredilene dönüşebilmenin tek yolu eylemden geçmektedir. Ancak daha önce seyirci olduğunun ve seyirci olabilmesinin koşulunun, kendisini seyirci yapan bir seyrettirenin olması gerektiğinin farkına varması (bilinç) gerekmektedir. Bu farkına varma durumu seyircinin seyredilen olma isteğini doğuracak, gerçekleştireceği eylemi ile seyredilen (özne) olma yolunda özgürleştirici bir sürece girecektir. Seyredilen olma isteği özgürleşme isteğiyle paralel gelişeceği için ‘isteği’ başarmak hem özne hem özgür kılacaktır. Yönelinmiş nesne seyredilen olduğuna göre nesne durumundaki seyirci özneye dönüşecektir. Özgürleştirici istek, varolan hayatın bir başka değer uğruna yitirmeyi göze alan bir istek olacaktır. Yani özneye dönüşebilmesi için karşısındaki özneyle ‘kendini kabul ettirme’ savaşına –en azından saygınlığı için- girişecek ve kendi hayatını tehlikeye atabilecektir. Sonuç ise özneleşme ve özgür birey olarak varoluşudur.
       
        Özne-nesne ilişkisinde yolumuz Hegel’in efendi-köle diyalektiğine çıkmaktadır. Efendi-köle diyalektiğini oyuncu-seyirci diyalektiğinden seyirci açısından özgürleştirici bir yönelim olarak yeniden okuyabiliriz.
         
        “Hegel’in efendi-köle ilişkisine ilk yaklaşımında efendi-doğa-köle üçlü ilişkisi şu görünümü sunar: saygınlık için savaştan önce istek, efendiyi doğaya bağımlı kılmaktaydı. Çünkü nesnenin tüketiminin sağladığı doyum geçiciydi ve yerini nesneye duyulan gereksinmeye bırakıyordu. Bunun nedeni, nesnenin bilinç karşısındaki bağımsızlığıdır. Şimdi ise efendinin isteği bir araca, bir dolayıma sahiptir. Bu dolayım köledir. O, efendinin doğayla ilişkisinde koruyucu bir ekran görevi görmektedir; nesnenin bağımsız olan yönüyle uğraşarak, nesneyi dönüştürerek, çalışarak, onun efendinin tüketimine, doyumuna hazırlar. Biyolojik varoluşunu, kendini özerk bir varlık olarak kabul ettirme uğruna savaşta tehlikeye atarak kendi içindeki doğayı aşmış olan efendi, dışındaki doğanın (nesnenin), özneyi bağımlı kılan, özerk yanını da kölenin çalışması sayesinde aşar. İşte bu anlamda efendinin doğayla yani “verilmiş olan varlık”la ilişkisi bir başka varlık yani köle dolayımıyla gerçekleşen bir ilişkidir”. (Tülin Bumin Hegel)
          
         Efendi-doğa-köle üçlü ilişkisi, oyuncu-metin-seyirci üçlü ilişkisiyle okunduğunda, oyuncunun kendini özne (efendi) konumuna getirebilmesi, onu ilk önce metine bağımlı kılar. Metin karşısında nesne konumundadır oyuncu. Metni çözümleyip, dönüştürüp onu oynayabilir duruma getirdiğinde –ki bunu metinle girdiği savaş sonucunda eylemiyle gerçekleştirir- oyuncu (özne) olmuştur. Ancak bunun tam olarak gerçekleşebilmesinin tek koşulu seyircidir. Seyirci sahnede oyuncu sayesinde metinle kurduğu anlama, sorgulama sürecindeki ilişki sayesinde oyuncuyu var eder. Nasıl ki efendi köleyle, nesne (doğa) aracılığıyla ilişki kuruyorsa, oyuncuda seyirciyle, metin aracılığıyla ilişki kurar. Bu durumda ne köle ne de seyirci kendilerini gerçekleştiremeyecekleri için özgürleşemeyeceklerdir. Doğayı ve metni anlama süreci efendiyi ve oyuncuyu yaratacaktır.
         
         Kölenin verili olanla ilişkisi, çalışma yoluyla değişikliğe uğrayacak, dönüşecek ve kölenin özerkliğinin bilincine varma yoluyla ilerleyecektir. Efendi tüketen köle çalışandır. Köle eylemiyle nesneyi dönüştürerek kendini eğitir ve doğayı biçimlendirirken kendini de biçimlendirir.
         
          Seyirci oyuncu sayesinde kendisine sunulan konuyu, anlama ve çözümleme eylemiyle yeniden biçimlendirerek hem oyunu hem kendini biçimlendirecektir. Ancak metne karşı özne olma durumunu oyuncuya karşı hala gerçekleştirememiştir. Çünkü metni anlamasını ve yorumlamasını oyuncu istemiştir. Ama seyirci olduğunun bilincinde olarak metni yorumlamak, seyirciyi özne olma yolunda ilerletecektir.
        
          insanın dış dünyayı, nesneyi biçimlendirerek kendi bilincini elde edebilmesi, onun bir başka insanla ilişkisi (efendi-köle/oyuncu-seyirci ilişkisi) yoluyla gerçekleşmektedir. Çünkü, kölenin çalışmasının nedeni efendinin isteğidir.
        
          Seyirci (nesne) olabilmenin yolu bir oyuncu (özne) yaratmadan, oyuncu olabilmenin yolu da bir seyirci taratmadan geçer.
          
          Seyirci olduğunun bilincindeki seyirci, özne olabilmek için anlatılan metni/konuyu onu sergileyen oyuncuyu ve verili durumu (müzik, dekor, ışık, vb.) nesneleştirerek öznel durumunu yaratıp, hem kendini hem oyuncuyu hem de verili durumu aşar. Ancak gerçek özne olabilmesinin tek koşulu nesne/seyirci olduğu hayatından vazgeçmeyi göze alarak, kendini yaratacağı (özgürlük) eyleme geçmesidir. Yani seyirci-oyuncu olmalıdır. Bu durum bizi Augosto Boal’ın Ezilenlerin Tiyatrosu’na götürmektedir. Bu tiyatro salt düşüncesel ve duygusal varoluşu dışında pratiğe dönüştürülmüş bir etkinliği öngörmektedir. Yani, metin özne/oyuncu olmanın bir aracı olarak kalmış ve oyuncu seyirci arasındaki savaş direkt yaşanmaya yüz tutmuştur. Oynamak seyirci olmaktan daha özgürleştirici bir etkinliğe dönüşmüş; seyirci oyun sırasında oyuncunun yerine gelerek oynamış; dolayısıyla hem oyunu hem kendini hem de salon/sahne uzamını biçimlendirerek eylemini özgürleştirici bir sürece taşımıştır. Ezilenlerin tiyatrosu, seyirci adına özellikle ezilenler adına özne olma ve kendinden başlayarak yaşamı biçimlendirme olanakları vermektedir. Egemenler tarafından oyuncu-seyirci ayrımına neden olan duvarın yıkılması için eldeki tek silahtır.
        
           Tiyatro bir silah olabilir. Ve bu silahı ‘başka bir dünya mümkündür’ diyen ezilen halklar kullanacaktır.     Oynamak değiştirir, oynamak özgürleştirir.





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 1 ziyaretçi (8 klik) kişi burdaydı! HALKEVLERİ GİRESUN HALK TİYATROSU  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=